DR.ALİ BABAOĞLU -II-


DOKTOR

Dr. Ali Nahit Babaoğlu


Almanya’daki altıncı ayım daha yeni dolmuştu ki Münih Olimpiyatları başladı. O sırada ben Hamburg yakınlarındaki bir hastanede nöroloji asistanıydım. Olimpiyatlar güzel güzel giderken bir kaç Filistinli tutup oyunlara katılmakta olan İsrail ekibinin kaldığı otele bir baskın düzenlediler ve sporculardan bir kaçını rehin olarak aldılar. Beraberlerindeki rehin sporcularla sağlanan uçağa doğru giderlerken Alman polisinin işgüzarlığı ve beceriksizliği sonucunda ateş açıldı, bombalar patladı ve bir kaç ölü apronun üzerine serildi. O günden sonra Federal Almanya topraklarında bir cadı avıdır başladı. Memlekette bulunan ne kadar Arap uyruklu, Arap kökenli varsa tutup sınır dışı etmeğe başladılar. Hükümetin böyle bir politikası aslında yoktu ama sarf edilen bir takım bet sözler yerel yetkili ve görevlilerin bu cadı avına girişmesine yetmişti. Bizim hastanede de bir Mısırlı doktor arkadaş vardı. Eğitimini Almanya’ da tamamlamış, Federal Alman uyruğuna geçmiş, bir Almanla evli, üstelik bir de kızı olan, etliye, sütlüye karışmaz, halim, selim, dahiliye uzmanı bir arkadaş. İl yetkilileri tutup onun da sözleşmesini iptal ederek sınır dışı etmeğe kalkışmazlar mı? Haber sabah erken- den duyuldu hastanede. Saat on sularında cerrahî asistanlarından, müthiş yakışıklı, üstelik sporcu ve binicilik hocası, çevredeki bütün yeni yetme kızların aşık olduğu, hülyalı bakışlarla dolaşıp duran bir dok- tor arkadaş beni koridorda çevirdi. Ve bu olayı protesto etmek için bir dilekçe hazırladıklarını söyleyip benim de imzamı istedi. Yazdıkları dilekçeye şöyle bir göz attım ki aman Allahım; söz konusu karar geri alınmazsa topluca istifa edeceklerini yazmışlardı. “Yahu kardeşim,” dedim, ”ben kendim de o makamların verdiği çalışma izniyle buralarda zar zor tutunuyorum. Adamlar canın isterse deyip beni de sınır dışı etmezler mi?”. Alman arkadaş “Buna cesaret edeceklerini pek sanmam. Çünkü o zaman sizin için de istifa ederiz.” diye yanıtladı. Ben de pilavdan dönenin kaşığı kırılsın diyerek bastım imzayı. O gün

öğlene varmadan bölge hastanelerinde çalışan bin küsur hekimin hepsi dilekçeyi imzalamış, üstelik serbest çalışan iki bin kadar hekim de muayenehanelerini kapatmışlardı. Bir milyondan artık nüfusun sağlık işleri şapa oturmuş bulunuyordu. Saat ikide resmî makamlar, tükürdüklerini yalamış, Mısırlı arkadaşa sınır dışı kararı kaldırılmış, iş sözleşmesi de iade edilmişti. Biz de istifalarımızı geri aldık.
Şimdi ülkemde doktorların birbirlerini tuttuklarından falan söz eden olunca ben gülüyorum, bunu diyenlere. Çünkü meslek dayanışmasının nasıl bir şey olduğunu sonraki on dört yılım boyunca pek çok kez yaşadım yurtdışında. Yurda kesin dönüş yaptığım 1984 yılından beri oraların hiçbir tarafını özlemedim, oradaki meslektaş dayanışması hariç. Ve artık çok iyi biliyorum ki hekimlere sunulan saygı da her yerde ve gerçekte hekimlerin mesleklerine ve meslektaşlarına olan genel tavırlarından, bu dayanışmadan kaynaklanmaktadır.
Doktor kelimesi Latince “öğretme” kökünden türemiştir. Yani doktor, öğreten ve usta gibi bir anlam taşır. Bizde son zamanlarda her okumuş yazmışa edilen “Hoca” gibi bir sandır yani, ek bir saygı hitabı da gerektirmez. Mr. Doctor, ya da Mrs. Doctor gibi bir saygı ekiyle kullanılmaz, yalnızca Doktor denir. Eklenirse de bu Almancada ya da bizde olduğu gibi, daha çok doktorun kadın mı, erkek mi olduğunu belli etmek içindir. Yoksa “Doktor” hitabı tek başına da zaten saygı göstermek demektir. Ama bunun için de doktor olacak kişinin bu evrensel hitaba değer olduğunu belli etmesi, bu sanı taşıyanlara da başkalarının göstermesi beklenen saygıyı önce ve evrensel olarak kendisinin göstermesi gerekir.
Çağımızın bir kapitalist düzen çağı olduğu, bu düzende her şeyin parasal ederiyle ölçüldüğü savı da doğrudur elbette. Ancak para egemenliğinin asıl başlamış olduğu yerlerde ve ülkelerde kimi değerler bu ölçü biriminin dışında bırakılmıştır dikkatle. Sağlık hizmetleriyle meşgul olmak bu ayrık alanların başında gelir. (Bir de öğretim mesleği vardır çoğu yerde!) Bizim kendi malımız ve icadımız olmayıp da dışarı- dan hazır konfeksiyon olarak aldığımız bir çok adap ve erkân gibi bu parasal işlerde de biz işin endazesini kaçırmışızdır. “Paran kadar konuş!” deyişi şiarımız olmuştur. İşin en acıklı yanı bu meslekler erbabının da kendi değersizliklerini parayla ölçüp yangına körükle gitmeleridir. Bakınız; Federal Almanya’da he- kim hastasından ücret almaz asla, “Honorar” alır. Osmanlı Türkçesindeki Şerefiye sözcüğü gibi bir an- lam taşır bu söz. Yani hekimin hakkı bir onurlandırma belirtisinden ibarettir. Yoksa hekimin işi için bir ücret ve fiyat biçilemez. Din hizmetleri için de biçilemez meselâ. Avrupa’da kiliselere bağlı sağlık kuruluşla- rı da vardır ve bunlarda elbette bizzat ruhbandan olmayan sağlık personeli çalışır. Ama o kuruluşlar maaşlar için yapılan toplu sözleşmelere asla katıl- mazlar. Gerekçe şudur: Kilise hizmetinde çalışmak Tanrı hizmetidir ve bunun fiyatı olamaz. Kiliseler sa- dece diğer kuruluşlardaki maaşları takip eder, ken- di hekimlerine ondan az olmayan bir maaşı, gene Honorar adıyla verirler. Ben de eşim de çalıştık bir kilise hastanesinde bir süre de, ondan biliyorum. İşte hekimlere emekleri karşılığı verilecek para da böyle değerlendirilir. Ücret ya da maaş verilirken hastanın ya da işverenin “Sizin hakkınız ödenmez ama…” dediği, söylenmeden işitilir. Dışarıda serbest çalışan hekimlere de hizmetlerinin rayici kendi takdirlerine göre verilir. Hatta adlî bilirkişi raporlarının ücretleri bile böyledir. Resmî kurumlar sadece bir asgarî tutar ilan ederler ve hekimlere o tutarın maksimum şu ka- dar katına dek honorar talep etme özgürlüğü bırakılır. Genel usûl de asgarî tutarın bir buçuk ilâ üç katını istemek şeklindedir.
Bu saygınlığın nasıl şekilci bir titizlikle korunduğunu da anlatayım isterseniz. Meselâ İsveç’te bir üniver- siteden doktor çıkmak şöyle olur: Bütün sıra sınav- lar verildikten sonra son gün gelir ve aday, doktor arkadaşlarının refakatinde konutundan alınır. Alayla üniversiteye gelinir. Adayın biri doktor, öbürü henüz öğrenci iki yaveri de vardır. Birçok hocanın bulun- duğu bir yerde adaya bütün eğitiminin her hangi bir yerinden bir tek soru sorulur. Aday bu soruyu, ya- nındaki yaverlerine danışarak hazırlar ve sonra da yanıtlar. Kurulun başkanı olan doktor yanıt yeterli bulunduysa kapı önünde duran bir hizmetliye işaret eder ve o da Latince “Hora est!” - zamanı geldi- diye bağırır. Cümle âlem ayağa kalkarlar ve kurul başkanı olan doktor, adayın elini iki eli arasına alarak tıp an- dını Latince olarak söyler. Aday da yineler. O zaman başkan, adayı tutup diğer doktorların arasına oturtur.

O zaman herkes üniversitelerin evrensel ilahîsi olan “Gudeamus İgitur” -O halde içelim- u söylemeye başlarlar. İçilecek olan, Ulu Ana Üniversitenin me- melerinden fışkıran bilimdir. Ve o sırada yakındaki kiliselerin çanları çalmaya başlar ve bir doktorun çı- kışı halka ilan edilir. Stokholm’de bir de kraliyet sara- yından bir top atışı yapılıyor. Böyle doktor çıkan biri- ne kafa tutmak da sonradan kimsenin haddi değildir elbette. Ama böyle çıkan birisinin de tutup üç kuruş için sayısız yolsuzluklara evet demek haddi değildir.
Avrupa’daki meslektaşlarımızın bizler, az gelişmiş ülkeler hekimlerine karşı tavırları da şöyledir; “Bu ar- kadaşım, benim asla anlayamayacağım yabancı in- sanların dertlerine deva bulmayı beceren bir harika insandır. Şimdi burada benim bildiğim hastalardan da anladığını gösteriyor. Yani o Süpermen gibi bir şeydir.”. Hangi ülkeden olursa olsun her hekim ora tabip odasının şerefli bir üyesi olur. Nasıl ticaret oda- sına o ülkede faaliyet gösteren yabancı firmalar da katılıyorsa, korporatif bir kuruluş olan tabip odasına da bu ülkedeki bilcümle etibba elbette üye olacaktır ve olmalıdır da. Yabancı bir hekimin ilgili makamlar- dan gerekli izni aldıktan sonra şu ya da bu şekilde hekimlik icra ediyor ise yerlilerden farklı ücret alma- sını ya da hiç maaş almamasını ise hiç kimse kabul etmez. O bir sömürü düzenidir ve kabul edilemez. Ayrıca bu zaten yerli hekime işverence tercih edil- mesine de neden olacaktır ve hiç kabul edilemez. Onlara da kuruşu kuruşuna aynı ücret ödenmelidir.
Şimdi bu davranışları bir de bizimkilerle karşılaştı- rıverin, lütfen. Göreceğiniz farklar, bizim hastalarca, hasta sahiplerince itilip kakılmamızın, dayak yeme- mizin, hatta öldürülmemizin asıl nedenidir. Bakınız, bizim psikiyatri alanında hastaların saldırgan dav- ranışlarıyla karşılaşılır, burada da, orada da. Ama hiçbir hekimin aklına bunun için polisten himaye is- temek gelmez, gelmemiştir. Bizim yardımcı persone- limiz saldırıya uğrayabileceklerini ileri sürerek, yakın savunma dersleri almaya kalkıştılar bir keresinde ve benim itirazıma karşın polise başvurdular. Polis yet- kilileri fena halde ayıplayıp bir güzel azarladılar hep- sini. “Hastasından korkan sağlıkçı olamaz!” dediler. Ama saldırılar olmuyor muydu? Oluyordu elbette. Cezaî ehliyetleri de yoktur bizimkilerin; kim vurduya gidersiniz bir güzel. Ama korkacaksanız, korka korka bakacaksanız hastaya hasta sahibine, siz sağlıkçı olamazsınız. Ne dersiniz? Kaçımız sahiden sağlık- çıyız bu hesapla?

No comments:

Post a Comment